Tarih

1453 ve Çemberlitaş Efsanesi

Yazar: TR Dergisi

Bizans’tan geriye kalan tarihî eserlerden biridir Çemberlitaş… Divanyolu Caddesi’nde, Atik Ali Paşa Camii’nin hemen önünde yer alan bu dikilitaşın hikâyesi aslında İstanbul’un hikâyesidir.

Tarih MS 323’tür… Roma İmparatorluğu tahtı, Konstantinos tarafından ele geçirilmiştir. Konstantinos, Roma tarihinin büyük imparatorları arasında yer almakla beraber Hristiyanlığı devlet himayesi altına alan ilk imparatordur. Byzantion’u yani bugünkü ismiyle İstanbul’u yeniden imar ederek, yaklaşık altı yıl süren çalışmalar neticesinde, 11 Mayıs 330 tarihinde, Roma İmparatorluğu’nun yeni başşehri olarak yerleşime açan Birinci Konstantinos, İstanbul’u Roma’nın bir benzeri olarak inşa ettirmişti. Büyük surları, hipodromu, imparatorluk sarayı, Augestion Meydanı’na dikilen ve imparatorluk yollarının başlangıcını temsil eden Million sütunu ve diğer eserlerle İstanbul, Roma’nın doğudaki yeni yüzü olarak yükseliyordu.

Roma kültüründe sosyal hayatın merkezleri konumunda olan forumlar, İstanbul’da da bulunmaktaydı. Bu forumlardan biri olan Forum Konstantini, adından da anlaşılacağı üzere yeni başşehrin kurucusunun ismini taşımaktaydı. Bu geniş meydanın ortasında, erguvan renginde dokuz büyük bloktan oluşan bir porfir sütun yükseliyordu. Başından türlü maceralar geçen bu sütun ilk önce Anadolu’da inşa edilmiş, Romalılar tarafından Roma’ya götürülmüş, Apollon Mabedi’nin önüne dikilmiş ve yüzyıllar sonra İstanbul’a getirilmiş ve tepesine Birinci Konstantinos’un heykeli dikilmişti.

TARİHİN ŞAHİDİ: ÇEMBERLİTAŞ

İstanbul tarihinin canlı şahitlerinden biridir, Çemberlitaş… Rumlar ona Konstantinos Sütunu, Osmanlılar ise Dikilitaş dediler. Bugün ise Çemberlitaş ismiyle meşhur. İstanbul’a, yeni evine alışmaya çalışan Çemberlitaş, ilk büyük kâbusu 24 Ağustos 358’de İzmit’i yerle bir eden büyük depremle yaşadı. Kâbus sona erdikten sonra etrafına bakınan ve korkudan her zerresi titreyen bu nazik yapı, korkunç manzarayla karşı karşıya kalmıştı. O devirde Mese olarak adlandırılan Divanyolu birer harabeye dönmüştü. Bu ilk felaketti son olmayacaktı. Şehirde çıkan yangınları seyrederken, yanan evlerden yükselen feryatları duyarken içi acıyordu Çemberlitaş’ın… Nice felaketlerle karşı karşıya kalan Çemberlitaş’ı en çok korkutan ve bütün ümitlerini silen hadise hiç şüphe yok ki Latin İstilasıydı.

13 Nisan 1204’te İstanbul, tarihinin en vahşet dolu günlerini yaşadı. Sözde “kutsal savaş” bahanesiyle ayak bastıkları yerlerde taş üstünde taş bırakmayan Haçlıların yeni hedefi İstanbul’du. Venedikli Enrico Dandolo ve diğer Haçlı kontlarının emriyle İstanbul günlerce yağmalandı ve talan edildi. Bu korkunç günleri dehşet içinde izleyen Çemberlitaş’ın yapabileceği hiçbir şey yoktu. Latinlerin İstanbul’daki hâkimiyetleri Rumların şehri yeniden ele geçirmesine kadar devam etti. 1261 senesinde İznik İmparatorluğu kuvvetleri İstanbul’u Latinlerden geri aldığında Çemberlitaş, gözü yaşlı, bitmiş, tükenmiş bir hâldeydi. Hiçbir şey artık onu teskin edemezdi. İstanbul, artık onu ayağa kaldıracak yeni sahibini aramaya başlamıştı. Çemberlitaş mukadder olan, şehrin sevgilisi, İstanbul’un Fatihi bekleniyordu. Neredeydi? Ne zaman gelecekti? Çemberlitaş bu soruyu her günün sabahında, doğudan esen saba rüzgârlarına soruyordu. Fatih’inin izini, kokusunu taşıyan, sevgiliden haber getiren saba rüzgârı, Çemberlitaş’ın ümitlerinin tekrar yeşermesine vesile olmuştu.

1453’E DOĞRU

Bizans içten içe çürüyordu. Aynı yıllarda Bursa’da yükselen çınar, Edirne’den batıya kök salmış ve nihayet ilk Osmanlı askeri, Yıldırım’ın komutasında İstanbul surları önünde gözükmüştü. Çemberlitaş’ın içi içine sığmıyordu. Acaba kendisini kurtarmaya gelen kahraman Fatih bu muydu? Fakat ne acıdır ki Fatih’i olarak gördüğü bu büyük padişah yine doğudan gelen ve fetihleriyle meşhur olmuş Emir Timur tarafından mağlup edildi ve tahtı elinden alındı. Çemberlitaş’ın gözyaşları tekrar akıyordu. Bu kadar acı ve üzüntüye dayanacak hâli kalmamıştı. Fakat her şeye rağmen yine de ümitliydi, Çemberlitaş. Bizanslılar, Türklerin şehri almasından endişe ediyorlardı. Türklerin şehri almak için gösterdiği gayret onları telaşa düşürmüştü. 1359’da gerçekleştirilen ilk Osmanlı-Türk kuşatması sonrasında şehrin muhafazası için surların yeterli olamayacağı ortaya çıktı. Bizans İmparatoru, bir zamanlar İstanbul’u ezip geçen, yakıp yıkan Latinlerin desteğinden medet ummaya başlamıştı. İmparatorun bu hareketi halk arasında tepkiyle karşılandı. İmparator On Birinci Konstantinos, Ortodoks ve Katolik kiliselerini birleştirerek Latinlerin desteğini almayı düşünüyordu. Lakin İstanbul halkı bu birleşmeye razı olmayacak ve tıpkı Çemberlitaş gibi Osmanlı sarığını Latin şapkasına tercih edecekti. Aradan 250 yıl geçmiş olmasına rağmen Latin istilasının bıraktığı derin izler, hâlâ Çemberlitaş’ın gözlerinin önündeydi. Korkunç günlerdi, hatırlamak dahi istemiyordu. 12 Aralık 1452 günü İmparator, Latinlerin desteğini

almak için Ayasofya’da kilise birliğini ilan ederek Katolik usulü ayin yapılmasına izin verdi. İstanbul halkı Latinlere güvenmiyordu. Halkın inandığı bir rivayet şehri koruyacaktı. Çemberlitaş dibinde konuşulanlardan kendisinin de “Türk işgali”ne karşı bir engel teşkil ettiğine inanıldığını öğrendi. Şaşırmıştı. Rumların kendisi üzerinden böyle bir inanca kapılmalarına doğrusu kızmıştı. Haykırmak istiyordu. Fakat nafile. Peki, o inanç neydi? Rumlar Türklerin şehri almalarına karşı neye güveniyordu?

VE FETİH

İstanbul, o günlerde falcıların, kâhinlerin sözleriyle çalkalanıyordu… “Konstantinopolis’in surları aşılacak.” diyen falcıları Bizanslılar dehşetle dinliyordu. Bu korkunç cümle, onlar için felaketti fakat kâhinlerin ağzından çıkan ikinci bir cümle yüreklere su serpiyordu. “Türkler surları aşacak ancak Konstantinos sütunundan öteye geçemeyecekler. Türkler şehre girdikten sonra gökten bir melek inecek, elindeki kılıcı fakir ve zayıf bir Rum’a verecek ve ona şöyle diyecek: ‘Bu kılıçla Allah’ın kavminin intikamını al!’ Daha sonra şehre giren Türkler Konstantinos sütunu ötesine geçemeden, kırıla kırıla önce Konstantinopolis’ten daha sonra tüm Anadolu’dan atılacak ve ta İran’a kadar sürüleceklerdir.” İşte bu kehanet, Bizanslıları o denli inandırmıştı ki Osmanlıların daha önceki kuşatmaları esnasında Çemberlitaş ötesinde bulunanlar kendilerini güvende hissediyordu. İstanbul halkı bu efsane ile yüreğinde huzur bulmaya çalışsa da Osmanlı Sultanı İkinci Mehmet, İstanbul Fatihi olabilmek için Edirne’den yola çıkmıştı.

KONSTANTİNİYYE FETHEDİLİYOR

“Destiye kurşun atar, keçeye kılıç çalar, Kızılelma’ya dek gideriz!” diyen yeniçerilerin tek arzusu Konstantiniyye’yi fethedip, Hadis-i Şerife nail olabilmekti. Çemberlitaş, olacak olanları merakla, heyecanla bekliyordu. Nihayet Sultan Mehmet’in ordusu şehri hem karadan hem de denizden kuşattı. Latinler büyük bir destekle şehrin Türk hâkimiyetine girmesine karşı, yardıma gelmişlerdi. Çünkü çok iyi biliyorlardı ki eğer İstanbul düşerse sıra Avrupa’ya gelecekti.

Sultan Mehmet, şehri bir an önce ele geçirmek için harekete geçti. Avrupa’dan gelen yardımla ciddi bir güce kavuşan Bizans ordusu, surların da verdiği üstün savunma kudretiyle moral bulmuştu. Sultan Mehmet, Konstantinopolis’te bütün Avrupa ile harp ediyordu. 6 Nisan’da başlayan muhasara çok şiddetli geçmekle birlikte, geçen her gün Çemberlitaş’ın ümidinin azalmasına sebep oluyordu. Her şeye rağmen, Sultan Mehmet’in kararlılığı ve askerî dehası kuşatmanın Osmanlılar lehine dönmesine sebep oldu. Karadan yürütülen gemilerin Haliç’e inmesi, Bizans’a yardıma gelen İtalyan Giustiniani’nin kaçması, İmparatorun bütün ümitlerini yok etti.

29 Mayıs 1453 günü sabah namazından sonra umumi taarruza geçen Osmanlı askerleri çetin bir mukavemetten sonra nihayet şehre girdi. Osmanlı askerinin şehre girdiğini gören şehir ahalisi, Çemberlitaş efsanesine inanarak Ayasofya’ya sığınıyordu. Bizanslılar gökten inecek meleği uzun süre beklediler. İstanbul semalarından şehre ineceği beklenen meleğin kanat sesleri yerine yeniçerilerin şehre girerken getirdikleri tekbirler, Bizanslıları korkutuyordu. Artık yeni bir devir başlamıştı. Çemberlitaş da bunun farkındaydı. Sultan Mehmet Han direnişin tamamen kırılmasından sonra Topkapı’dan şehre, Fatih unvanıyla, muhteşem bir alayla giriş yaptı. Fatih’ini büyük bir edep ve hürmetle karşılayan Çemberlitaş artık huzurluydu…