Portre

Bir Rönesans Hükümdarı Fatih Sultan Mehmet

siracel@gmail.com'
Yazar: tr Dergisi

Genç Sultan İkinci Mehmet henüz 21 yaşında iken son derece müstahkem ve alınamaz gözüyle bakılan Konstantinopolis’i yahut halkın isimlendirmesiyle İstanbul’u fethedince birden bire her şey değişti.

1453’ün sıcak geçmeye aday 29’uncu Salı günü sabahleyin güneş henüz ufukta belirirken İkinci Roma’nın ve ilk Hristiyan İmparatorluğunun payitahtı “Konstantinopolis”, genç bir Türk hükümdarı tarafından 53 günlük bir kuşatmanın ardından ele geçirilmişti. Bu hadise sadece Avrupa’da değil, Doğu’da Müslüman dünyasında da büyük bir şaşkınlıkla karşılandı. Merak edilen en önemli husus böylesine büyük bir fethi gerçekleştiren genç hükümdarın kim olduğuydu.

İMPARATORLUĞA DOĞRU

Gerçi onun çocukluktan çıktığı bir devreye tesadüf eden kısa bir saltanatı olmuştu. Babası İkinci Murat siyasi karışıklıklardan bunalarak yerini ona bir süre için terk etmişti ve bundan dolayı yakın çevrede bu dönemden beri kendisi hakkında bazı kanaatler oluşmuştu. Hatta bu iki yıllık saltanatı (1444-1446) sırasında daha çok etrafındaki savaş taraftarı “şahin” grup tarafından yönlendirilen ve dolayısıyla kendi inisiyatifini kullanamayan bir “çocuk” olarak telakki edilmişti. 1451 yılında 19 yaşındayken babasının yerine tahta çıktığında bu çevreler, onun önceki başarısız saltanat yıllarını hatırlayarak hayli rahatlamış görünüyorlardı. Bununla beraber kendisinden büyük işler beklenmeyen bu genç sultan, henüz 21 yaşında iken son derece müstahkem ve alınamaz gözüyle bakılan Konstantinopolis’i yahut halkın isimlendirmesiyle İstanbul’u fethedince birden bire her şey değişti. Bu değişiklik, sadece o günün dünyasında yankı bulmadı. Ayrıca ilerleyen dönemlerde Osmanlı Devleti’nin cihanşümul karakterli büyük bir imparatorluğa dönüşmesini sağlayacak temellerin atılmasıyla da kendisini gösterecekti.

AKŞEMSEDDİN’DEN BELLINI’YE

İstanbul’u alarak “Fatih” unvanını alan genç hükümdar, aslında daha ilk saltanatından itibaren iyice küçülmüş olmakla birlikte Batı’da önemli bir konuma sahip olan Bizans İmparatorluğu’nu hedef almıştı. Zihninde tasarladığı büyük Osmanlı İmparatorluğu’nu tesis edebilmesi için İstanbul hedefini bir başlangıç olarak görüyordu. Daha şehzadelik yıllarından bu yana çok iyi hocalardan eğitim almış, Doğu kültürüne aşina olmuştu. Buna ayrıca Batı kültürünü de ekledi. Onun Manisa’da şehzadelik yıllarında İtalyan ve Rum asıllı nedimlerine antik tarihleri okuttuğu ve kadim Grek kültürüne aşina olduğu bilinmektedir. Etrafında hem Doğu hem de Batılı âlimler, sanatkârlar toplanmıştı. Muhtelif dillerdeki savaş ve siyaset kitaplarını okuyor, bu anlamda tipik bir “Rönesans hükümdarı” gibi hareket ediyordu. Sarayında çeşitli âlimlerle tartışmalar yaptırıyor ve bunları bizzat kendisi de takip ediyor ve kendi kanaatini ortaya koyuyordu. Davet ettiği İtalyan sanatkârlara sarayında yer veriyordu. İtalyan ressam Bellini’ye yaptırttığı portresi bu anlamda sembolik bir değer taşır. Yine onun Akşemseddin ile tasavvufu, Molla Gürani ve Molla Hüsrev ile şeri ilimleri öğrendiği bilinmektedir. Çok sonraları sarayında İslam’ın önemli kültür ve dinî muhitlerinden gelen âlimleri barındıracaktır. Georgios Trapezuntios, Kri-tovulos ve Amirutzes gibi Rum bilginler dahi onun yanında bulunmuştur. Bu şekilde bir ölçüde Batı’da yeni yeni filizlenme emareleri gösterecek ve çok sonraları “Rönesans” adı verilecek yeni bir kültür hamlesini hayli erken bir dönemde kendi muhitinde gerçekleştirmiş oluyordu.

TÜRK KAYSERİ

Fatih Sultan Mehmet, atalarından miras kalan “gaza” siyasetine yeni bir şekil vermeyi de ihmal etmemişti. Kurucu atalarının Oğuz geleneğine olan bağlılıklarını hiçbir zaman unutmadı. İstanbul’u alınca eski geleneği yansıtan “Han” sıfatına şimdi ikinci Roma’nın sahibi olarak imparator anlamına gelen “Kayser”i (Sezar) eklemişti. Latin ve Rum kaynakları onu daha çok bu sonuncu unvanla yani “Türk Kayseri” şeklinde anmaya başlamıştı. O bir “Baselius” idi. Kayser unvanı o dönemin Osmanlı tarihçilerince de benimsenmişti. Fatih Sultan Mehmet bu şekilde kendi şahsında İran, Türk, İslam ve Roma hükümdarlık geleneklerini birleştirmişti. Bunları, kullandığı “Han, Sultan ve Kayser” unvanlarıyla gösteriyordu. Böylece onun şahsında tipik bir klasik Osmanlı padişahı tipi doğuyordu.

OSMANLI’NIN TEMELİ

Onun yirmi beş yılı aşkın saltanatı sadece yorucu seferlerle değil devleti dönüştürecek siyasi, iktisadi ve sosyal reformlarla da anılır. Ortaya koyduğu kanunları örfi ve şeri alanda yeni bir yapılanmanın habercisi olmuştur. O aslında tam bir kanun yapıcısıdır. Reformlarını da bu yazılı hâle getirdiği kanunlara bağlayacak ve haleflerine önemli bir hukuki miras bırakacaktır. 1481’de çıkacağı son seferin hazırlıkları sırasında vefat ettiğinde siyasi hedefleriyle, müesseseleriyle, kültürel anlayışıyla ve toplumsal mutabakatıyla öne çıkan bir devletin temellerini atmış bulunuyordu.

* İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi

Prof. Dr. Feridun M. Emecen

Yazar Hakkında

siracel@gmail.com'

tr Dergisi

Yorum Ekle