Edebiyat

Köprüler ve Tüneller

siracel@gmail.com'
Yazar: tr Dergisi

Cumhuriyet’in ilk yıllarında öne çıkan meşhur iş adamı Nuri Demirağ, Ahırkapı’yla Salacak arasında iki kıtayı birbirine bağlayacak bir köprü inşa etmeyi kafasına koymuş, bunun için San Francisco’daki asma köprüyü yapan firmayla anlaşmıştı.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında öne çıkan meşhur iş adamı Nuri Demirağ, Ahırkapı’yla Salacak arasında iki kıtayı birbirine bağlayacak bir köprü inşa etmeyi kafasına koymuş, bunun için San Francisco’daki asma köprüyü yapan firmayla anlaşmıştı. Atatürk’ün de benimsediği projenin o tarihte Bayındırlık Bakanı olan Ali Çetinkaya tarafından engellendiği söylenir. Hakkı yeterince teslim edilmemiş önemli bir yazar olan Nahid Sırrı Örik, Tanin gazetesinin 22 Temmuz 1945 tarihli sayısında yayımlanan İstanbul ve Asma Köprü başlıklı kısa yazısında okuyucularına bu projeyi hatırlattıktan sonra kendi görüşünü şöyle açıklar:

“İstanbul’un eşsiz çehresi için böyle bir bayındırlık eserinin arz etmiş olduğu tehlikeden şehrimizi doğ­rusu Allah korumuş! En kıymetli servetimizi teşkil eden İstanbul’un güzelliği üzerine hassas ve kıskanç bir kalple eğilen her Türk, onun misilsiz hatlarındaki ahenge yapılacak hiçbir tecavüze müsaade etmemelidir. Ayasofya ile Sultanahmet Camii arasına kalın cüssesiyle sokularak bu iki binayı ezmeye kalkan Adliye Sarayı’nın yanışına pek de matem tutmamış oldu­ğumu itiraf edeceğim. Hâlbuki Sarayburnu ile Üsküdar arasındaki köp­rü, İstanbul ufukları için hiçbir yangının gideremeyeceği bir felaket olur­du.”

Nahid Sırrı, bu fikirlerini ifade ettikten sonra, Galata ve Unkapanı Köprülerinin de bir gün yerlerini geniş birer tünele terk ederek ortadan kaldırılmalarını yıllardan beri içten içe dilediğini söylüyor. Nasıl Boğaziçi’nin iki kıyısı arasında bir köprü düşünemiyorsak, Nahid Sırrı’ya göre, Haliç için de düşünmemeli, mevcut köprüleri kaldırarak demir ve beton medeniyetinin kaba eserlerini mümkün olduğu kadar gizlemeli, “geceleri son asrın bütün ışıklarını tutuşturmakla beraber, bütün sahillere eski çağların saffetli çehresini vermeli, bunları, birbirlerine ulaşamamanın kederi içinde uzak ve hasretli gibi göstermeliyiz.”

O sıralarda fethin 500. yılının nasıl kutlanacağı konuşulup tartışıldığı için Nahid Sırrı, yazısını şu cümlelerle tamamlıyor:

“Bu beş yüzüncü yılın tes’idinden sonra imzalanacak ikinci bir program, şehrimizi semtlere ve daha doğrusu şehirlere ayıran denizleri tünellerle aşarak köprüleri kaldırmak davasını da ele alamaz mı? Asma köprüyü ise bir daha hiç kimse teklif bile edememelidir.”

Nahid Sırrı’nın yazısını okurken “Ah Nahid Sırrı Bey, ah!” dedim kendi kendime, “Sen dünyaya veda ettikten sonra İstanbul’da neler oldu, neler!”

Aramızdan 18 Ocak 1960 tarihinde ayrılan Nahid Sırrı, 1950’lerde, bir süredir 15 Temmuz Şehitler Köprüsü ismini taşıyan birinci Boğaziçi Köprüsü’yle ilgili tartışmaları ve teşebbüsleri takip etmiş olmalıdır. Bu tartışmalar sırasında bir şeyler yazıp yazmadığını bilmiyorum. Birinci köprünün yapıldığını görecek kadar yaşamadığı için gözlerinin arkasında köprüsüz Boğaziçi’nin resmini beraberinde götürdü. Eğer bu dünyada olup bitenleri öteki dünyadan takip etme imkânı varsa, İstanbul’da nüfus sürekli arttığı için zamanla ikinci ve üçüncü köprülerin de yapıldığını öğrenince çok mutsuz olduğunu tahmin edebiliriz. Marmaray ve Avrasya tünelleri onu biraz teselli etmiş olmalıdır. Belki de buruk bir sevinçle, “Hah,” demiştir, “benim hayal ettiğim işte bunlardı!”

Avrasya Tüneli’nin açılışının hemen ardından, Nahid Sırrı’yı öteki tarafta sevindirdiğini tahmin ettiğim bir olay daha gerçekleşti. 1992 yılından beri Balat-Hasköy arasında hizmet veren, ancak Haliç’te sirkülasyonu ve gemi trafiğini engellediği için 2012 yılında trafiğe kapatılarak orta bölümü sökülen tarihî Galata Köprüsü kaldırıldı ve Tuzla’da bir tersaneye götürüldü.

Galata Köprüsü’nün kaldırılmış olması, hiç şüphesiz Nahid Sırrı’yı sevindirmiştir; ama duyduğu bu sevincin de “nâ-tamam” olduğu muhakkak… Çünkü Eminönü ile Karaköy arasında eskisine göre çok çirkin bir köprü var. Unkapanı-Azapkapı arasındaki köprü de yerli yerinde. Bunlara üstelik iki de kardeş gelmiş: Haliç Köprüsü ve Haliç Metro Köprüsü…

Eski Galata Köprüsü’nün tamir edildikten sonra nasıl değerlendirileceğine Büyükşehir Belediyesi karar vereceği açıklanmıştı, fakat karara varılıp varılmadığını henüz öğrenemedik. 1912’den 1992 yılına kadar tam seksen yıl İstanbul halkına hizmet veren ve kaç neslin hâtıralarına yerleşen bu köprü, eğer bir Şehir Müzesi kurulacaksa, bu müzede teşhir edilmek üzere özenle muhafaza edilmelidir. Galata Köprüsü, sadece İstanbullular için değil, İstanbul’u seven yabancılar için de çok özel bir değer taşıyordu. 1992 yılında yandığında bir İtalyan yazarının ağıt niteliğindeki yazısının tercümesini Tercüman gazetesinin “Kültür” sayfasında yayımlamıştım.

Eski Galata Köprüsü’nden yürüyerek ilk defa 1970’lerin başında geçmiştim. Parmaklıklara dayanarak Köprü iskelelerine yanaşan Şehir Hatları vapurlarını ve Sarayburnu’nu nasıl hayran hayran seyrettiğimi çok iyi hatırlıyorum, tıpkı Ara Güler’in o harika fotoğrafındaki gibi… Hani, İstanbul’a muhtemelen yeni gelmiş, kasketli ve kıyafetleri üzerlerinden âdeta dökülen üç taşralı, parmaklıklara abanmış, Haliç’i ve vapurları seyretmektedirler. Sırtları bize dönüktür; yüzlerini görebilsek, gözlerinde nasıl bir şaşkınlık ifadesinin bulunduğunu da fark edebileceğiz. Taşranın İstanbul’la kurduğu ilişkiyi bundan daha güzel anlatan başka bir fotoğraf var mıdır, bilmiyorum.

Cisr-i Cedid (Yeni Köprü), Karaköy Köprüsü, Tahta Köprü, Dubalı Köprü, Daldırma Köprü isimleriyle de anılan Galata Köprüsü, Haliç’te yapılan ilk köprü olmamakla beraber, sembolik anlamı bakımından Unkapanı Köprüsü’yle mukayese edilemeyecek kadar önemlidir. Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun okunuşundan sadece altı yıl sonra açılan ahşap Galata Köprüsü, Osmanlı dünyasını Galata kanalıyla Avrupa’ya bağlamıştı; Topkapı Sarayı’nı da inşasına aşağı yukarı aynı tarihlerde başlanan ve Avrupai bir saray olan Dolmabahçe Sarayı’na kara yoluyla bağlayacaktı.

İki yakanın buluşmasını sağlayan Galata Köprüsü, aynı zamanda tarihimizde ciddi bir kırılmanın sembolüydü ve geçişlerden ücret (müruriye) alındığı için iktisadı zihniyette de hatırı sayılır bir dönüşüme işaret ediyordu. Azapkapı-Unkapanı arasındaki köprüye geçiş ücreti alınmadığı için Hayratiye denildiğini, bir süre sonra Deli Dumrul gibi köprübaşını tutup insanlardan zorla para almaya başlayan Kandilci Reşit adındaki açıkgöz zorbanın kendini İstanköy’de bulduğunu unutmamak gerekir.

Galata Köprüsü’nün inşa edildikten sonra çok kısa bir sürede İstanbul hayatının nasıl ayrılmaz bir parçası hâline geldiği, Edmondo de Amicis’in İstanbul 1874 isimli o muhteşem eserinin “Köprü” başlıklı bölümünü okunursa daha iyi anlaşılır. “İstanbul halkını görmek için Galata’nın başından Haliç’in karşı sahiline uzanan, dubaların üzerine oturtulmuş çeyrek mil uzunluğundaki köprüye gitmek icap eder.” cümlesiyle başlayan bu bölümdeki olağanüstü tasvir sayfalar boyunca devam etmektedir. Amicis, iki sahili de Avrupa tarafında olduğu hâlde, Köprü’nün Avrupa’yı Asya’ya bağlamak gibi sembolik bir anlam taşıdığını fark edenlerdendir.

Avrupalı gezginler, yazar, ressam ve fotoğraf sanatçıları, İstanbul halkına 1912 öncesinde otuz beş yıl hizmet veren Galata Köprüsü’ne özel bir ilgi gösterirlerdi. Fausto Zonaro, Ressam-ı Hazret-i Şehriyarî payesini, Ertuğrul Süvari Alayı’nın Galata Köprüsü’nden geçişini tasvir ettiği meşhur tablosu sayesinde kazanmıştı. Zonaro, 1901 tarihini taşıyan bu tablosunu nasıl yaptığını, Sultan Abdülhamid’e nasıl takdim edildiğini ve nasıl saray ressamı olduğunu hatıratında uzun uzadıya anlatır. Bugün orijinalinin nerede olduğu bilinmeyen Yangın Var isimli tablosunda da bir tulumbacı takımının bir yangına giderken Galata Köprüsü’nden geçişini tasvir etmiştir. Galata Köprüsü’ndeki hayat sahnelerini tasvir ettiği dört beş tablosu daha bulunan Zonaro’nun İstanbul’un beşerî dokusunu en iyi şekilde yansıtmak için Galata Köprüsü’nü özel olarak seçmiş olmalıdır. Bu da bana İstanbul’a gelmeden önce ırkdaşı Amicis’in İstanbul 1874’ünü okuduğunu düşündürtüyor.

Türk aydınları Galata Köprüsü’nü pek beğenmezlerdi. Mehmed Âkif, Safahat’ta bu köprüyle tatlı tatlı alay eder. Süleymaniye Kürsüsünde, bir arkadaşına, dubalar üzerine oturtulduğu için şiddetli lodoslarda sağa sola yalpalayan Köprü’den söz ederken, “Mesela,” der, “geçtiğimiz yalpa yapan şu tahta yolun merhum dedesi acaba sal mı demeyiniz, bunun su üstünde yüzen bulvar olduğunu farz ediniz. Avrupa’da köprüler asma imiş, ne çıkar? Varsın olsun! Bizim Şark’ın köprüleri de böyle daldırma olur. Hem tarihe bakın, nerede görülmüş böyle denizaltı şeklinde köprü?”

Âkif, Fatih Kürsüsünde ise vapurla Köprü’ye yanaşırken başka bir arkadaşıyla sohbet etmektedir. Eserin bu bölümünde eski teknelerin iskeleye yanaşayım derken hışımla nasıl tos vurduklarını, zavallı Köprü’nün deşilen karnındaki sancının “sağlam altı çeki odun” yemeden dinmediğini ironik bir üslupla anlatılır. Ahmet Rasim de bir yazısında, yirmi dakikalık bir çabalamadan sonra Köprü’ye yanaşmayı başaran vapurlardan iskeleye boşalan yolcular arasındaki konuşmaları bir ses alma cihazı sadakatiyle tespit etmiştir.

Şirket-i Hayriye, İdare Mahsusa ve daha sonra da Şehir Hatları vapurları Galata Köprüsü’ndeki iskelelere yanaşırlardı. Refik Halit Karay, bir gazete yazısında Köprü’nün banliyö vapurları­nın iskelesi olmaktan bir an önce kurtarılması gerektiğini, zira gün geçtik­çe artan trafiğe cevap veremez hâle geldiğini, iskelelere koşan ve vapurlardan boşalan kalabalıkların İstanbul’da halkın belli başlı geçiş vasıtası olan Köprü’yü tıkadığını söyler. Bu yazı Yeni İstanbul gazetesinde 26 Nisan 1958 tarihinde yayımlanmıştır. Ama vapurlar, yolcularını -yanlış hatırlamıyorsam- 1980’lere kadar Köprü’ye boşalttılar. Yalova vapurları bile Köprü’ye yanaşırdı. 1992 yılına kadar milyonlarca insanı bir yakadan öteki yakaya taşıyıp durmuştu. Edebiyat, sinema ve fotoğraf için, Şehir Hatları vapurlarının yanaştığı iskeleleri, balıkçı lokantaları, oltacıları, satıcıları, hiç eksilmeyen kalabalıklarıyla İstanbul’un en cazip mekânlarından biriydi; ne yazık ki yerini 1992 yılında eskisiyle kıyas kabul etmeyecek kadar kötü tasarlanmış bir köprüye bıraktı.

Galata Köprüsü’nün edebiyatımızda nasıl yer aldığı ayrı bir araştırma konusudur. Aranırsa başka değinmeler de bulunabilir. Şimdilik sadece okuyucularıma Orhan Veli’nin Galata Köprüsü isimli şiirini hatırlatıyor ve Haliç’e veda eden Galata Köprüsü’nü –Nahid Sırrı’yı üzmek bahasına- özlediğimi ifade etmek istiyorum.

Yazar Hakkında

siracel@gmail.com'

tr Dergisi

Yorum Ekle