Gezi

Zamanın Durduğu Şehirler: Semerkand ve Buhara

Modernitenin sığ, renksiz, biraz istilacı; bir o kadar da insanı, kültürü ve tarihi görmezden gelen, hatta her şeyi olduğu gibi insanı da maddeye indirgeyip makineleştiren tahakkümünden sıkılanlar için istikamet belli demektir: Semerkand ve Buhara…

Semerkant ve Buhara, binlerce yıldır Doğu’nun ve Batı’nın buluştuğu menzildir. Medeniyetlerin çatışıp çatışmayacağı tartışmalarının sürüp gittiği günümüzde, Buhara ve Semerkand’ın da söylediği-söyleyeceği pek çok söz olduğundan emin olabilirsiniz. Zira her iki şehri de bir ana kucağı gibi sarıp neredeyse üç bin yıldır yaşatan Mâverâünnehr bölgesi, İpek Yolu’nun bedenindeki gövdedir aslında. Bu beden, değişik zamanlarda farklı kimliklere sahip terziler tarafından ona giydirilen tarihi-kültürel değerlerden dokunmuş elbiselerin hiçbirini yırtıp atmamıştır. Belki de Semerkand’ı ve Buhara’yı farklı, bilge ve vefalı kılan da Mâverâünnehr’in bu kadim özelliğidir.

Bu kısa yazı, Semerkand ve Buhara’nın tarihî derinliğini, her biri eşsiz bir kültür hazinesi olan yapılarını ve güzelliklerini anlatmaya kesinlikle yetmez. Bu nedenle her yönüyle Türk ve İslâm âlemi için birer tarih ve uygarlık mekânı olması yanında, insanlığın ortak mirası da olan bu iki güzide şehrin ziynetlerinden en azından birkaç örnek vermekle yetinmek zorundayım.

Bugünkü Semerkand, büyük oranda, tarihin en büyük şahsiyetlerinden, hayatı boyunca hiç yenilmemiş büyük komutan ve devlet adamı Emir Timur’un ve onun hem kılıç hem kalem ehli torunu âlim Uluğ Bey’in mirasıdır. Emir Timur, Semerkand’ı başkent yaparak onu yeniden mamur ve âbâd kılmıştır. Fakat zamanın, doğal afetlerin ve savaşların acımasızlığı karşısında, Emir Timur’a ait âsârdan maalesef pek bir şey kalmamıştır. Büyük Emir’in, Semerkand’ın güneyindeki Şehr-i Sebz’deki (tarihî Keş şehri) sarayı ve aynı zamanda karargâhı olan Ak-saray, zamana ve onun getirdiği tüm tahribatlara rağmen hâlâ tüm ihtişamıyla ziyaretçilerini ağırlamaktadır.

İslâm dünyasını, kaleme aldığı eserleriyle yoğurmuş, tüm İslâm âleminin rağbet ettiği Kütüb-i Sitte’nin en önemli müellifi İmam Buharî, Semerkand’ın hemen batısında, Dahbid yolu üzerindeki Harteng köyü’nde medfundur. Hem külliyenin göz alıcı mimarisi hem de üç yüz bin hadisi ezberlemiş oluşuyla bu büyük şahsiyet, ziyaretçilerin hem gönlüne hem de tefekkür dünyalarına hitap etmektedir. Gül bahçelerinin kuşattığı külliye, iç mekânının ve çevresinin temizliği ve bakımlı oluşuyla dikkati çekmektedir.

Registan Meydanı, Semerkand’ın sembolü haline gelmiştir. Bu sembol, birbirine bakan üç muazzam medreseden oluşur. Bunlardan ilki, Uluğ Bey tarafından 1420’de kurulmuştur ve onun ismiyle anılmaktadır. Uluğ Bey, Bursalı Kadızade-i Rûmî, Ali Kuşçu, Gıyasüddin Cemşîd bu medresede yaptıkları çalışmalarla, günümüz astronomi biliminin temellerini atmışlardır. Uluğ Bey, bu medresenin tâç kapısına “ilim öğrenmenin her Müslüman kadın ve erkeğe farz” olduğu hadisini nakşederek, aslında bir medeniyetin felsefesini ortaya koymuştur.

Uluğ Bey’in, hocalarının ve talebelerinin çalışmalarına kaynaklık eden bir diğer yapı ise, emir ve âlim Uluğ Bey’in Bursalı Kadızade-i Rûmî’ye ve Gıyasüddin Cemşîd’e kurdurduğu rasathanedir. Uluğ Bey’in Zîc-i Kürekânî veya Zîc-i Sultanî adı verilen meşhur astronomi eseri, burada yapılan rasatlar sonucunda vücuda gelmiştir. Elbette ki böylesi bilgilerle bu abidevî mekânları ziyaret ederken insan, bugünü düşünüp nedenlerle, nasıllarla başlayan sorular tufanın içinde savrulmaktan kendini alamıyor. Çünkü tarihe kazınan bu cansız şahitler, dilini anlayabilene çok şeyler söylemek için sabırsızlıkla taliplilerini beklediklerini hal diliyle haykırıyorlar.a yerleştirilebilir).

Semerkand’ı Semerkand yapan, onun tarihî hikâyesini en müşahhas şekilde ortaya koyan bir başka güzide eser de Şâh-ı Zinde nâmıyla meşhur külliyedir. Bir tepe üzerinde kurulu külliye de kimlerin mezarları yok ki: Peygamberin yeğeni Kusam ibn Abbas, Emir Timur’un komutanlarından Tuğluk Tekin ve annesi, Emir Timur’un kız kardeşi Şirinbike Ağa, ablası Türkan Ağa ve onun kızı Şâdmülk Ağa… Emir Timur’un hanımı Tuman Ağa da yaptırdığı bir mescit ve kendi kabriyle akrabalarının yanındaki yerini almıştır. Uluğ Bey, bir vefa örneği göstererek Bursa’dan Semerkand’a göçen hocası Kadızade-i Rûmî’yi ailesinden ayırt etmemiş, onu da bu aziz mekâna defnetmiştir. İki muhteşem kubbeli mezar, Şâh-ı Zinde’nin her yanından kolaylıkla görülebilmektedir. Sadece Türklere değil, tüm insanlığa dost ve kardeş olan Özbeklerin “mihman(misafir), atandan uludur atasözünü neden terennüm ettikleri, bu manzara karşısında daha iyi anlaşılıyor…

Ve Gûr-ı Emir… Yeşim taşından yapılmış mezarıyla büyük Emir Timur, evlatlarının ve torunlarının tam ortasında ebedi istirahatgâhında… Dedesinin en büyük mirasçısı ve ismi aydaki bir kratere verilmiş Müslüman hükümdar ve âlim Uluğ Bey ise hemen onun ayakucunda yatmaktadır. Emir Timur’un hocası Seyyid Bereke, Emir’in başucunda, kendisinden sonra tahtı devralan oğlu Mirza Şahruh ise sol yanında medfundur.

Buharay-ı şerîf der, tarihî kaynaklar Buhara için. Nasıl denmez ki… Minâre-i Kelân (büyük minare), binlerce yıl öncesinde tıpkı bir deniz feneri gibi Kızılkum çölünde seyahat eden kervanlara yol göstermiş, onları Buhara’ya davet etmiştir. Çevresindeki meydanda, Han veya Cuma Camii ve medresesi ile Mîr-i Arab medresesi yerleşmiştir. 1918’de İstanbul işgal edildiği vakit, dost ve kardeş Özbek halkı, Minâre-i Kelân’ın çevresinde toplanarak İstanbul’un işgalini bu meydanda protesto etmişlerdir.

İsmail Sâmânî’nin kabri, Buhara’nın tarihî nişanelerinden birisi olarak dimdik ayakta durmaktadır. Şehrin biraz kuzeyine yönelip Kasr-ı Ârifan köyü’ne geldiğinizde, seyir halindeki araçların, bir yapının önünde birden yavaşladıklarını ve çok yavaş bir şekilde bu kompleksin önünden geçtiklerini görürseniz, sakın şaşırmayın. Zira burası Bahâüddin Nakşbend’in türbesidir ve bu durum, Özbek halkının büyük mutasavvıf Nakşbend’e duydukları derin saygının bir işaretidir. Mermerden yapılmış büyük mezarın yanında, kabrin dört küçük minareli orijinali de muhafaza edilmiştir.

Yolu, ilmin ve maneviyatın kadim payitahtlarından Buhara’ya düşenlerin, Gucduvan’ı mutlaka görmesi gerekir. Uluğ Bey, hayatı boyunca birisi Semerkand’da diğeri Buhara’nın merkezinde ve bir diğeri de Gucduvan’da olmak üzere üç medrese inşa ettirmiştir. Gucduvan’daki medreseyi, Hâcegân-Nakşbendiyye’nin önde gelen mutasavvıflarından Abdülhâlık Gucduvânî’nin kabrinin hemen önüne yaptırmıştır. Aslında Uluğ Bey, Gucduvan’ı ziyaret edecekler için burada öyle bir iz bırakmıştır ki İslâm medeniyetini zirveye taşıyan ruhu, tabiri caizse Gucduvan’a nakşetmiştir. Bu manzara; Timurlu Rönesans’ı ve bugün artık gördüğü kabul neticesinde literatürdeki yerini almış olan Özbek modeli tabirlerinin mânâsını ve tarihi köklerini izah etmesi adına çok anlamlıdır. İlmin ve maneviyatın, insanın mütemmim cüzleri oluşu… Özbekistan Cumhurbaşkanı Sayın İslam Kerimov’un modern Özbekistan’ın fikri temellerini ortaya koyduğu ve Yüksek Maneviyat Yenilmez Güç adını verdiği eserinde de ilmî ve manevi terbiyeye sık sık vurgu yapılması, bu ideale verilen önemin ve bilge bir anlayışın göstergesidir.

Ata babaların yadigârlarını ziyaret etmenin bir karz (borç) değil, farz olduğuna inanır Özbekler. Bu nedenle olsa gerektir, sadece Semerkand’da, Buhara’da değil, Taşkent’te, Hive’de, Hokand’da, Nemengan’da, Karşı(Nesef)da, Özbekistan genelindeki dört binden fazla tarihi eser ve alan, Özbekistan yönetimi tarafından özel politikalarla korunmaktadır. Ziyaret ettiğiniz yerlerdeki temizliğin, düzenin ve emniyetin yanında, göreceğiniz samimi misafirperverlik, Özbek halkına karşı minnet duygunuzu bir kat daha artıracaktır.

Yazar Hakkında

ali@cubemedya.com'

Ali İhsan Çağlar

Yorum Ekle